Sağlığın referansı: Emek Hastanesi
SAĞLIKSağlık hizmetlerinde uzun yıllardır deneyim ve bilgi birikimiyle hizmet veren Özel Emek Hastanesi güçlü hekim kadrosu, gelişmiş teknolojik altyapısı ile sağlık sektörünün profesyonelleri ile sağlık sektöre önemli yatırımlar yapıyor. Sağlığa verdiği değer ve emek ile her kesimin taktirini toplayan Emek Hastanesi başarılı doktorları ve hasta memnuniyeti ile her kesimin teveccühünü kazanıyor.
Bilimsel çalışmaları, güncel tanı-tedavi teknolojileri ve uzman hekim kadrosu ile Gaziantep ve bölgenin sağlık alanında referans hastanelerinden biri olan Emek Hastanesi gelişen teknolojiyi yakından takip ederek, tercih ediliyor. Sağlık hizmetleri anlayışı ile hastaların öncelikli tercihi olan Özel Emek Hastanesi, bünyesinde barındırdığı bölüm ve hekimleri ile sağlıkta A’dan Z’ye hizmet sunuyor.
Özel Emek Hastanesi'nin başarılarla dolu hekimleri kendi alanları ile ilgili merak edilenleri MemoNews dergisi Genel Yayın Yönetmeni Mehmet Taşçı'ya anlattı.
DOĞANIN EN BÜYÜK MUCİZESİ: ANNE SÜTÜ
Gaziantep Özel Emek Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları uzmanı Dr. Beyhan Sarıkaya, yeni doğan bebeklerde anne sütünün önemini, emzirme yöntemlerini ve tüm detayları MemoNews dergisine anlattı.
Sarıkaya, doğadaki hiçbir besinin anne sütünün yerini alamayacağını söyleyerek, ilk 6 ay bunun çok önemli olduğunun altını çizdi.
Dr. Beyhan Sarıkaya,''Anne sütü bir annenin bebeğine sunabileceği en güzel şeydir, doğanın en büyük mucizesizidir. Benzersizdir ve her bebeğin sütü kendine hastır. Doğadaki başka hiçbir besin anne sütünün yerini tutamaz. Bebeğinizi doğum sonrası ilk yarım saatte hemen emzirmeye başlayın ve ilk 6 ay sadece anne sütü ile besleyin. Anne sütü, besleyicidir. Bağışıklık sistemini güçlendirir. Sindirimi çok kolaydır. Alerjik değildir, alerjik hastalıklardan korur. Sterildir. Ekonomiktir. Hazırlanması ve sunması kolaydır. Bebeğin ruhsal, zihinsel, bedensel gelişimini destekler. Anne ve bebek arasındaki duygusal bağı güçlendirir. Bebekler için en ideal besin anne sütüdür. Hiçbir besin ya da mama anne sütünün yerini tam olarak dolduramaz. Bebekler, ilk 6 ay sadece anne sütü ile beslenmelidir ve ilk 6 ayda su dahil hiçbir ek gıda verilmemelidir. 6.aydan sonra ek besinlerle beraber 2 yaşına kadar anne sütü verilmelidir. Anne sütü bebeğin kalori ihtiyacının; ilk 6 ayda %100’ünü, 6-12.ayda %50’sini,
12.aydan itibaren ise %30’unu karşılamaktadır. Anne sütü bebeğin sağlıklı büyümesi için gerekli olan tüm enerji ve besin gereksinimlerini karşılamaktadır.Bebekler, ilk 6 ay her istediğinde, gece ve gündüz emzirilmelidir''dedi.
BAŞARILI EMZİRME İÇİN NELER YAPILMALI?
Başarılı emzirme yöntemleri ile ilgili de hayat kurtaran bilgiler veren Dr. Beyhan Sarıkaya, tüm emzir ve emzirme pozisyonları ile ilgili tüm detayları şöyle anlattı: ''Doğumu takip eden ilk yarım saat içerisinde emzirmeye başlanmalıdır.Emzirme bebeğin istediği sıklıkta ve istediği sürede olmalıdır. İlk haftalarda bebek sık sık emmek ister, sütün artmasına paralel olarak emzirme sıklığı azalır. Anne oturur pozisyonda ve rahat bir ortamda bebeğini emzirmelidir.Anne bebeğini kucağına aldığında, bebeğini bir kolu ile tutmalı ve başı hafifçe yukarıda olacak şekilde emzirmelidir.Anne memesinin ucu ile bebeğin yanağına dokunarak arama refleksini uyarmalı ve bebeğin meme başını bulmasını sağlamalıdır. Emzirme sırasında meme başı ve areola (meme etrafındaki koyu renkli halka) nın büyük bölümü de bebeğin ağzının içinde olmalıdır. Emzirme sırasında bebeğin pozisyonu, memenin hep aynı noktasına basınç uygulamaması için sık sık değiştirilmelidir. Emzirme sonunda meme başında hasar oluşmaması açısından bebek memeden birdenbire çekilmemelidir. Bunun için anne serçe parmağını bebeğin ağzına sokarsa meme başı rahat bir şekilde bebeğin ağzından dışarı çıkacaktır. Emzirme bitiminde bebek dik ve yüzü annenin omzuna yaslanacak şekilde tutulur. Daha sonra sırtına hafif masajlar yaparak gazı çıkartılır. Emzirmede bebek ilk 5 dakika içinde memede üretilen sütün %90’nını emmektedir. Bu nedenle bebek bir memede 5 dakikadan daha az tutulmamalıdır. Emzirme süresi 20 dakikaya kadar uzayabilir. Bir meme iyice emzirildikten sonra diğer memeye geçilir. Emzirme sırasında bebek aç olduğundan en etkili uyarıyı ilk meme alır. Bu nedenle bir sonraki emzirmeye ikinci memeden başlanmalıdır. Böylece her iki meme eşit miktarda boşaltılmış olur. Emzirme annenin meme estetiğini bozmamaktadır. Biberon emmesi ile anne memesinin emzirilmesi farklıdır. Biberonun içindeki mama, emziğinin emilmesi ile bebeğin ağzına dolmaktadır. Biberon emen çocuğun fazla bir efor sarf etmesine gerek yoktur. Anne memesini emen bebek ise meme ucunu ve areola (meme etrafındaki koyu renkli halka) nın büyük bir kısmını ağzının içine alır ve dilini areolanın altına uzatır. Bebek dili ile buradaki süt kanallarını sağar ve ağzına dolan sütü yutar. Hayatın ilk günlerinde biberon verilen bebekler, bir kez bile verilse, memeden de biberon gibi emmeye çalışırlar. Bu bebekler yalnızca meme başını emerler, dilleri ile sağma işlemini yapamazlar. Bu duruma meme başı şaşkınlığı denilmektedir. Bebek sadece meme başını emdiği için memeyi boşaltamamakta, dolayısıyla doymamaktadır. Bebek etkisiz emdiğinden memeler sürekli şişer ve gerginleşmeye başlar. Sonuçta bebek emse bile süt gelmez ve bebekte ağlamalar başlar, biberon daha fazla kullanılmaya başlanır. Bebek biberonu çok rahat emer ve doyar, rahat olduğu için memeyi bir daha fazla almak istemez. Anne de sütünün yetersiz olduğunu düşünür, memede biriken sütlerin oluşturduğu sorunlar nedeniyle de emzirmeyi bırakır.''
KOLOSTRUM (AĞIZ SÜTÜ) ÇOK ÖNEMLİ
Doğumdan hemen sonra ilk 5 gün içerisinde salgılanan kolostrum yani ağız sütünün çok önemli olduğunu anlatan Dr. Beyhan Sarıkaya, bunun enfeksiyon ve alerjiden koruyucu özelliğe sahip olduğunu söyledi.
Sarıkaya,''Doğumdan hemen sonra, ilk 1-5 gün içinde salgılanan süte kolostrum( ağız sütü) denir. Rengi sarımsıdır. Yüksek miktarlarda protein içerir, yağ ve karbonhidrat içeriği olgun süte göre daha azdır. Bebeğin ilk aşısı kabul edilir, içeriğindeki yüksek miktardaki bağışıklık hücreleri bebeğin bir ömür sağlıklı olması için ilk temelleri oluşturur. Kolostrum; Bebeği bakteriyel ve viral hastalıklardan koruyan protein, yağda çözünen vitaminler, mineraller ve antikorlardan zengindir. Bebeği dış ortamlardan gelecek mikroorganizmalara karşı korur. Mekonyumu (ilk kaka) temizler. Sarılığın önlenmesini kolaylaştırır. Antikor içeriği ile bebeği enfeksiyon ve allerjilerden korur. Anne sütü bebeğime yetiyor mu? Bebeğim yeterince besleniyor mu? Annelerin en büyük kaygısıdır. Anne sütü ile yeterli beslenen bebeklerde günler içerisinde beklenen gelişmeler şu şekildedir. 1. gün, Bebeğiniz her emzirmede yaklaşık yarım çay kaşığı kolostrum alacak, kaka rengi yeşil ve siyah renkli olacak ve bir ıslak bez olacak. 2. gün, Bebeğiniz her emzirmede yaklaşık bir çay kaşığı kolostrum alacak, yumuşak yeşil-siyah kakası olacak ve 2-3 ıslak beze sahip olacak. 3. gün, Süt miktarınız artıyor. Kaka, yeşilimsi kahverengi bir renge dönüşür ve 3-4 ıslak bez olacaktır. 4. gün, Bebeğinizin kakası daha sarı hale gelir. 4-5 kez ıslak bez olacak. 5. gün, Süt miktarınız giderek artmaya başlayacaktır. Bebeğin kakası altın sarısı, pütürlü veya hafif sıvı kıvamda olacak ve günde 3-4 kez olacaktır. Günde 5-6 kez ıslak bezi olacaktır. 6. günden itibaren en az 4-5 tane kakalı bezi veya yaklaşık 6-8 adet ıslak bezi olur, sık sık bağırsak hareketleri bekleyebilirsiniz. Bebeğiniz büyüdükçe, daha az kaka yapacaktır''şeklinde konuştu.
BEBEK HER İSTEDİĞİNDEN EMZİRİLMELİ
Annenin huzurlu olmasının çevresinden sosyal destek almasının, emzirme konusunda kendine güvenmesi ve kendisini rahat hissetmesinin çok önemli olduğunu kaydeden Beyhan Sarıkaya, 'Annenin yeterli ve dengeli beslenmesi, öğünlerini aksatmaması ve bol sıvı alması (her emzirme sonrasında 1-2 su bardağı su içilmesi) diğer önemli faktörlerdir. Bebek her istediğinde emzirilmelidir. Her emzirmede her iki göğüsten de emzirilmesi önerilir. Beslenme sonrası kalan sütler sağılarak göğüslerin tam boşaltılması sağlanır. Sağılan sütler de derin dondurucuda saklanır. Emme süresini kısaltacağından emzik kullanılması önerilmez. Onaylı süt artırıcı çaylar kullanılabilir. Emziren annenin beslenmesinde dikkat etmesi gereken noktalar ise, rmziren annelerin enerji gereksinimi artmaktadır. Kabaca doğumdan 3 ay sonra bir anne günde 750 ml süt üretmekte ve bu yol ile yaklaşık 500 kcal enerji kaybetmektedir. Bu enerjinin bir bölümü hamilelik sırasında kalçalarda toplanan yağ dokusundan karşılanır, bu sayede emziren bir annenin doğum öncesi kilosuna dönmesi daha kolaydır. Özellikle ilk 6 ayda, emziren anneler kilo vermek için diyet yapmamalıdır. Anne bol sıvı almalıdır. Annenin günde 2 litreden az su içmesi süt yapımının azalmasına neden olabilir. Anne yeterli ve dengeli beslenmelidir, annenin beslenme şekli doğrudan sütün kalitesini etkilemektedir. Karbonhidrattan fakir, taze sebze-meyve, et, yumurta, süt ürünleri gibi besinler ile beslenmek annenin sütünü daha besleyici kılmaktadır. Günde 1-2 fincandan fazla kahve içilmemeli, açık limonlu çay tercih edilmelidir. Anne omega-3 yağ asidi (balık yağı) kullanmalı, demir, B12 vitamini ve D vitamini eksikliği açısından da gerekirse değerlendirilmelidir. Anne sütü alan bebeklerde sindirim sistemi sorunları ve gaz sancısı yapabilen besinler de vardır. Çay, kahve ve kola gibi kafeinli içecekler, acı ve baharatlı yiyecekler, çikolata, fasulye, mercimek ve diğer bakliyatlar, karnabahar, lahana, brokoli gibi besinler annede gaz yapar''ifadelerine yer verdi.
ALTIN DEĞERİNDE 3 UYARI
Bebeğin yetersiz anne sütü aldığını düşündüren durumlar ile ilgili de 3 önemli uyarıda bulunan Dr. Beyhan Sarıkaya, bunları şöyle sıraladı:
''1.Yetersiz kilo alımı. Bebeğin kilo alım miktarı anne sütünün yeterliliğinin en önemli göstergesidir. Bebekler ilk 7-10 günde doğum kilolarının %5-10’u oranında zayıflayabilirler. Doğumdan sonra ilk 2 haftada doğum tartısına ulaşamamak ve ilk 1 ay içerisinde 500 gramdan az tartı alımı anne sütü ile beslenmenin yetersiz olduğunu düşündürür. Bir bebek haftada 150-250 gr ya da ayda 600-700 gr kilo alıyorsa beslenmesinde sorun olmadığı kabul edilir. Ancak bebeğin kilo artışı her zaman aynı hızda olmayabilir. Anne sütü ile beslenen bebeklerde 4-6 ay arasında kilo alımında duraklama görülebilir. 2.Yetersiz idrar yapma. İlk 3-4 günden sonra günde 5 defadan az, koyu renkli,konsantre idrar çıkışı olması. 3.Kaka sayısının azalması. Kaka sayısının azalması veya 5.günde halen mekonyum gelmesi yine anne sütünün yetersiz alındığını düşündürür''ifadelerinde bulundu.
ANNE SÜTÜNÜN SAKLANMASI
Dr. Beyhan Sarıkaya, anne sütünün saklanması ile ilgili de önemli bilgilere vererek,'' Annenin bebekten ayrı kaldığı, anne sütünün fazla olduğu, bebeğin memeyi tam boşaltamadığı durumlarda, anne sütünün kesilmemesi açısından belirli aralıklarla her iki memenin sağılması gerekir.Uygun koşullarda sağılan ve paketlenen anne sütü; Oda sıcaklığında (19-26 °C) 3 saat, buzdolabında (<4 °C) 3 gün, derin dondurucuda (-18 °C) 3 ay süreyle saklanabilir. Süt, kaynatılmış biberon veya özel steril süt poşetlerinde üzerine tarih yazılarak saklanmalır. Kullanılmadan önce ılık bir su kabının içinde çözülerek ılıtılır. Sütün soğuk olarak verilmesinde bir sakınca yoktur. Ancak anne sütünün kaynatılıp verilmesi birçok özelliğinin kaybedilmesine yol açabilmektedir. Önceden dondurulmuş anne sütü buzlukta tekrar dondurulmamalıdır. Özellikle çalışan anneler fazla sütlerini sağarak buzdolabında depolamaya başlayabilir. Böylece çalıştığı dönemde de bebeğini önerildiği gibi ilk 6 ay sadece anne sütü ile besleyebilirler. Sağılan anne sütü biberonla değil, kaşık ile verilmelidir. Kaşığın temizlenmesi hem kolaydır hem de biberonla beslenmede yaşanan meme başı şaşkınlığı yapmamaktadır. Bebek kaşık almıyor ise küçük kadeh ya da fincan kullanılabilir. Yarı oturur pozisyonda iken, bebeğin alt dudağına fincan yaklaştırılır, bebek dili ile fincanın kenarından sütü alır. Ancak bebeğin ağzına fincandan süt dökülmemelidir''diye konuştu.
EMZİREN ANNELER DİKKAT
Dr. Beyhan Sarıkaya, emziren annelere de önemli uyarılarda bulunarak, onlarda da meydana gelebilecek durumları şöyle sıraladı:
''1.Meme başı çatlakları. Genellikle emzirme tekniğinde yapılan hatalar sonucunda meme başı hasara uğrayıp çatlaklar gelişir. Çatlak oluşumuna yol açan ve en sık yapılan hatalar; Meme areolasının bebeğin ağzının içinde olmaması. Bebeğin pozisyonunun sık sık değiştirilmemesi, emzirmenin sonunda meme başının bebeğin ağzından hızla çekilmesidir. Sorunun aşılması amacıyla; Bebek sık fakat kısa süreli emzirilmeli, bebek ilk memeyi daha kuvvetli emdiğinden emzirmeye daha az ağrılı memeden başlanmalı, emzirme sonunda meme ucunda birkaç damla süt açık havada kurutulmaya bırakılmalı, ayrıca çatlak meme başına lanolin ya da bitkisel yağlar sürülmelidir. 2.Meme başı çöküklüğü. Meme başı çöküklüğünde meme başları iki parmak arasında areolanın altındaki çukura doğru çekilirler. Çöküklük durumunda bebek meme başını iyi kavrayamayacağı için beslenmede sorunlar oluşur. Çökük meme başları parmak masajı ile düzelebilirler. Meme başı masajına hamilelik döneminde başlanması çok daha etkili olmaktadır. Masaj yapılırken meme başı ortada olacak şekilde baş ve işaret parmakları areolanın üzerine konularak sağa sola ve aşağı yukarı doğru gerilir ya da çekilir. 3.Meme iltihabı (mastit). Genellikle meme başlarının temiz tutulmaması nedeni ile oluşur. Memeden sütün yeteri kadar emilmemesi de enfeksiyonu kolaylaştırır. Mastit, ateş, halsizlik, üşüme- titreme, memede ağrı ve kızarıklık gibi yakınmalarla ortaya çıkar. Tedavide, süt akışını hızlandırmak için memeye sıcak kompres uygulaması yapılır, meme elle sağılarak boşaltılır ve uygun antibiyotikler verilir. Mastit durumunda bebeğin emzirilmesinde sakınca yoktur aksine emzirince meme boşalacağı için ağrı da hafiflemiş olacaktır. Bebeğinizi doğum sonrası ilk yarım saatte hemen emzirmeye başlayın ve ilk 6 ay sadece anne sütü ile besleyin, 6. Aydan sonra ek besinler ile birlikte 2 yaşına kadar anne sütü ile beslemeye devam edin.''
GEBELİKTE AYRINTILI ULTRASONOGRAFİ
Gaziantep Özel Emek Hastanesi Radyoloji Uzmanı Dr. Hüseyin Biçer, gebelik döneminde ayrıntılı ultrasonografi ile ilgili önemli bilgiler verdi.
Biçer, Ultrasonografi ses dalgalarıyla çalışan bir görüntüleme yöntemidir. Bu zamana kadar yapılan karşılaştırmalı çalışmalarda ultrasonografiye bağlı artmış bir anomali oranı bildirilmemiştir. Son yıllardaki teknolojik ilerleme ve artan tecrübe yardımıyla anne karnında bebeklerin daha iyi değerlendirilmesi mümkün olmaktadır. Normal dışı bulgular daha erken saptanmakta ve sorunun şiddetine göre aileye doğum öncesi seçenekler sunulup, doğum sonrası takip planı yapılmaktadır.Özellikle bazı anomalilerin anne karnında tanısı, doğum sonrası bebeğe erken dönemde müdahale ve tedavi şansı sağlamaktadır. Ayrıntılı ultrasonografi için aç olunması gerekmez. Tok olunması tercih edilir. 20 ila 40 dakika sürebilir. Pozisyona bağlı olduğu için bazen daha uzun sürer. Bu ultrasonografi karından yapılır fakat bazen rahim ağzı uzunluğu için vajinal bakı gerektirebilir. Tekrarlanmasında sakınca yoktur. Uygun pozisyon sağlanamamış ise birkaç hafta sonra tekrarı planlanabilir. Bazen de ayrıntılı ultasononografi ekokardiogarfi (kalbin incelendiği yöntem) eklenmesi gerekebilir''dedi.
ULTRASONOGRAFİ SONUCUNU ETKİLEYEN FAKTÖRLER
Ultrasonogrofinin hangi durumlarda yapılacağını ve sonucunu etkileyecek olan faktörleri de anlatan Biçer, ''Gebelik Haftası, uygulayan kişinin deneyimi, cihazın teknik özellikleri ve görüntü kalitesi, anne adayının karın yapısı (yağlı olması, geçirilmiş operasyonlara bağlı kalınlaşma ve reaksiyon dokusu), bebeğin pozisyonu sonucu etkileyebilir. Hangi durumlarda ayrıntılı ultrasonografi yapılmalıdır sorusu da çok önemli. Genellikle fetusla ilgili hastalık riskinin varlığı durumunda uygulanır. İstek üzerine riski yüksek olmayan gebelerde de, tercihen 18-22. haftalar arasında uygulanabilmektedir. Detaylı ultrasonografi incelemesinin uygulandığı riskli durumlar aşağıda sıralanmıştır: Anomalili bebek öyküsü, annede, babada, bazen ailede anomali varlığı, yapılan ilk ultrason incelemesinde şüpheli bir durum varlığı, annede şeker hastalığı, gebede MSAFP yüksekliği (2.0 MoM un üzerinde olması), bebekte büyüme kısıtlılığı, bebeğin suyunun azlığı ya da fazlalığı, bebelikte fetus için riskli olabilecek ilaç, alkol, kokain v.b. kullanımı, röntgen uygulanması, anne adayının toksoplazmozis, sitomegalovirus, kızamıkçık, suçiçeği gibi bebeğin sağlığını olumsuz etkileyebilecek bir enfeksiyon hastalığı geçirmiş olması, anne yaşının 35 üstünde olması, üçlü test, dörtlü test, entegre test, hdDNA testi ya da 11-14 hafta taraması gibi testlerin pozitifliği durumunda bebekte kromozom anomalisi riskinin değerlendirilmesi için yardımcı yöntem olarak, akraba evlilikleri, tek yumurta ikiz gebelikleri, tüp bebek, ICSI gebeliği, anne adayının aşırı kilolu olması, maternal anksiyete ve ailenin isteği v.b. Organların yapısını değerlendirmek için bebeğin daha büyük ve iyi görüntü elde etmek için bebek çevresindeki su miktarının daha bol olduğu dönemdir.
Hem yapısal bozukluk hem de kromozom bozukluk belirteçleri için yapılan bir taramadır. Aşağıdaki yapılar değerlendirilir; Bebeğin pozisyonu, plasenta (bebek eşi) yerleşimi ve rahim ağzı uzunluğu, göbek kordonundaki damarların sayısı, bebeğin içinde buluduğu su miktarı, büyüme takibi için ölçümler: Kafa çapı, kafa çevresi, karın çevresi, kemik uzunlukları, kafa içi yapılar.Yüz profili ve burun kemiği, Üst dudak bütünlüğü. Ense kalınlığı: 11-14. Haftada ensedeki sıvı kalınlığı ölçülürken, bu haftada cilt kalınlığı ölçülmektedir. Akciğerler, Diafram zarı, kalp odacıkları. Kalbe giren ve çıkan büyük damarlar. Mide, barsak yoğunluğu. Böbrekler ve idrar torbası, omurga.Kollar, bacaklar, eller, ayaklar, uzun kemiklerin ölçülmesi. Rahime kan götüren ana atar damarın renkli doppler incelemesi: Bu inceleme, ilerleyen haftalarda gelişebilecek gebelik tansiyonu ve gelişme geriliği açısından sınırlı da olsa ön fikir verebilir.Anomalinin şiddetine göre değişmekle birlikte, detaylı ultrasonografi ile yapısal ve kromozomal bozuklukların %75-80 kadarını tanımak mümkündür. Bu ultrasonografi bebeğin sağlamlığı veya gelişebilecek hastalıklar için bir garanti sağlamaz''dedi.
AYRINTILI ULTRASONDA HANGİ PROBLEMLER SAPTANAMAZ?
Yapısal ve kalıtsal sorunların saptanma ihtimali boyut ve konumlarıyla ilgili olduğundan dolayı küçük boyuttaki kalıtsal ve yapısal problemlerin pek çoğunun ultrason yardımıyla saptanamamakta olduğunu anlatan Dr. Hüseyin Biçer, ''Yapısal ve kalıtsal sorunların saptanma ihtimali boyut ve konumlarıyla ilgili olduğundan dolayı küçük boyuttaki kalıtsal ve yapısal problemlerin pek çoğu ultrason yardımıyla saptanamamaktadır. Bunlardan bazıları şu biçimde sıralanabilmektedir;
Yumuşak damağın yarık biçimde olması, Koanal atrezi olarak isimlendirilen burun deliklerinde tıkanıklığın mevcudiyeti. Anal atrezi olarak adlandırılan dışkı deliğinin olmaması. Bağırsaklarda tıkanıklığın varlığı. Genital (cinsel) organlarda biçim bozukluklarının olması. Bunlara ek olarak;
Gebe bireyin aşırı kiloya sahip olması, gebelik aşamasının uygun olmaması, bebeğin anne rahmindeki duruşunun düzgün olmaması, bebeğin amniyon sıvısı miktarının yeterli olmaması. Bu ve benzeri etkenler ultrason incelemesini negatif yönde etkilemektedir. Potansiyel problemlerin belirlenmesine engel olmaktadır. Bunlara ek olarak bebeğin beden ve organ yapılarını dış görünüş olarak etkilemeyen doğum kaynaklı ya da edinsel rahatsızlıklar, ultrason tarafından saptanamamaktadır.
Kalıtsal görme ya da işitme sorunları, geri zekalılık, bütün kan rahatsızlıkları, birtakım metabolik rahatsızlıkları ve birtakım enfeksiyonal rahatsızlıklar ultrasonda saptanamamaktadır. Bu çeşit rahatsızlıkların pek çoğunu gebelik esnasında herhangi bir yöntem yardımıyla saptamanın imkânı yoktur. Sadece bu hastalıkların birkaç tanesi amniyosentez ya da kordon kanından elde edilen örnek yardımıyla saptanabilmektedir''diye konuştu.
HÜSEYİN BİÇER KİMDİR?
1970 yılında Adıyamanda doğdum, orta ve lise eğitimimi Nizip lisesinde tamamladı. Tıp eğitimi Çukurova üniversitesinde sonrasında radyoloji ihtisasımı Gaziantep Üniversitesinde Radyoloji bölümünde tamamladı. Uzmanlık eğitimi sonrası Gaziantep ilinde çeşitli özel hastanelerde çalıştı. 2013 yılından bu yana Özel Emek hastanesinde çalışmaya devam etmektedir. Liseyi 2. derece ile bitiren Biçer, aynı dönemde TÜBİTAK Kimya 3.elde etti. Fizik dalında teşvik ödülü ve ayrıca uzmanlık alanı ile ilgili çok sayıda eğitim kongre katılım sertifika ve belgeleri aldı.
ZORLU YAŞAM OLAYLARINDA RUHSAL DAYANIKLILIK
Gaziantep Özel Emek Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Dr. Neslihan Şahin, zorlu yaşam olaylarında ruhsal dayanıklılık ile ilgili önemli bilgiler verdi.
2020 yılının ilk aylarında başlayan pandemi süreciyle sıkça dile getirilen “toparlanma, iyileşme, normalleşme ve ruhsal dayanıklılık” kavramları ile ilgili konuşan Neslihan Şahin, pandemi ile sadece enfeksiyonun bulaş ya da hastalanma olasılığının yarattığı kaygı, korku değil, evlere kapanma, işe gidememe, okulların kapanması, iş, çalışma koşullarının değişmesi, görev tanımlarının değişmesi gibi belirsizlik ve farklılıklar ruh sağlığını büyük oranda etkilediğini söyledi.
Çaresizlik, keyifsizlik, huzursuzluk, tedirginlik, kırgınlık, kızgınlık, öfke gibi duygular ortaya çıkarken istek, ilgi kaybı, eylemsizlik ya da bir çok şeyi aynı anda yapma çabası, uyku, beslenme düzensizlikleri gibi pek çok sorununda ortaya çıktığını anlatan Şahin,'' 2020 yılının ilk aylarında başlayan pandemi süreciyle sıkça dile getirilen “toparlanma, iyileşme, normalleşme ve ruhsal dayanıklılık” kavramları sanıyorum bir kez daha gündemimizde ya da gündemden hiç düşmedi. 2020 mart ayında başlayan COVİD-19 pandemisiyle sadece enfeksiyonun bulaş ya da hastalanma olasılığının yarattığı kaygı, korku değil, evlere kapanma, işe gidememe, okulların kapanması, iş, çalışma koşullarının değişmesi, görev tanımlarının değişmesi gibi belirsizlik ve farklılıklar ruh sağlığımızı büyük oranda etkiledi. Çaresizlik, keyifsizlik, huzursuzluk, tedirginlik, kırgınlık, kızgınlık, öfke gibi duygular ortaya çıkarken istek, ilgi kaybı, eylemsizlik ya da bir çok şeyi aynı anda yapma çabası, uyku, beslenme düzensizlikleri gibi pek çok sorun ortaya çıktı. Doğal afet olarak tanımladığımız pandemi ve Covid-19 enfeksiyonu tüm dünyayı etkilerken bilinmeyen bir duruma karşı bilgi edinme, önlem alma çabası, maske, mesafe kuralları, zaman zaman abartılı temizlik-hijyen çabaları eskisi gibi olmasa da yeni bir düzen oluşturmamızı sağladı. Bu düzeni oluştururken bilgi edindiğimiz kaynaklar, geçmiş tecrübelerimiz, kişilik özelliklerimiz ve çevreyi gözlemlerimiz yol gösterici oldu. Bazıları kimi zaman çift maskeyle ya da daha güvenli koruma materyallerini kullanırken, bazıları evden çıkmamayı, hatta aşı yaptırmamayı tercih etti. Haftalar, aylar içerisinde bilgi edindikçe, gözlem ve tecrübelerimiz arttıkça durumu daha kolay yönetebilir hale gelebildik. Neticede yeni alışkanlıklar edinip, eski alışkanlıklarımızı yeni şartlara uyum gösterme sürecinde gözden geçirip, düzenledik. Kimse için kolay olmayan bu döneme uyum sağlamak bazıları için daha kolay gelebilirken, bazıları için oldukça zor, yorucu ve yıpratıcıydı. Kısaca psikolojik dayanıklılığı kişilerin yeni ve zorlayıcı olay ve durumlara uyum gösterme, yeni alışkanlıklara dönüşmese de o günün koşullarında hayatı kolaylaştıracak yeni rutinler oluşturma yeteneği ve becerisi olarak tanımlayabiliriz. Doğuştan getirdiğimiz bir takım özellikler, zeka, problem çözme becerisi ile öz disiplin, gelişime açıklık gibi kişilik özelliklerin ruhsal dayanıklılığı arttıran etkisi bilinmektedir. Ancak sadece doğuştan getirdiğimiz özellikler değil, sonradan edinilen becerilerle de ruhsal dayanıklılık arttırılabilir. Dolayısıyla psikolojik dayanıklılık ile aslında dinamik bir kavramdan söz etmekteyiz'' dedi.
DEPREMİN ETKİLERİ
Neslihan Şahin, pandeminin ardından 6 Şubatta meydana gelen depremin de insanları önemli ölçüde etkilediğni söyledi. Böyle zamanlarda toparlanmak için verilen mücadele kendine fazla yüklenme, kendini yıpratma süreçlerine dönüşmeden ruh sağlığı alanında uzman kişilerden destek almanın kolaylaştırıcı olabileceğini aktaran Şahin, çoğu zaman uzun dönem tedaviler gerekmeden kısa sürede tamamlanan bilgilendirme ve destekleyici görüşmelerle ruhsal durumun olumsuz yönde etkilenmesi ya da ruhsal sorun ve sıkıntıların artarak karmaşıklaşmasının önüne geçilebileceğini söyledi.
Şahin,''6 Şubatta yaşadığımız 10 ili pek çok ilçe ve yerleşim yerini etkileyen deprem felaketinden sonra da tıpkı pandemi döneminde olduğu gibi “toparlanma, normale dönme, yeni koşullara uyum sağlama” gibi kavramlardan sıkça bahsetmekteyiz. Her ne kadar yaşanılan deprem tıpkı pandemi gibi bir doğal afet olsa da yıkıcı ve yıpratıcı etkisi çok daha fazla yaşandı. Pandemi döneminde hastalığa karşı önlem alma imkanlarımız varken, deprem ansızın, hazırlıksız yaşantılandı. Çok kısa süre içerisinde toplu kayıplar yaşandı. Pandemi döneminde evlere kapanıp her ne kadar kısıtlanmış hissetsek de bir çoğumuz güvenli ortamlarda, evlerimizde yaşamlarımızı sürdürebildik. Hatta belki bir çoğu için yeni hobiler edinme, deneyimleme fırsatı dahi doğdu. Ani, beklenmedik, hazırlıksız yakalanan olayların travmatik etkisi ve normalleşme diyemesek de toparlanma süreci daha uzun zaman alabilir. Dolayısıyla ruh sağlığına etkileri kısa süre içerisinde olmasa bile uzun sürede görülüp destek gerektirebilir. Deprem felaketi sonrası tekrar okulların kapanması, yüksek okullarda uzaktan eğitime başlanması, işe gidememe, yaşanan maddi, manevi kayıplar pandemi döneminde yaşadığımız zorlukları anımsatmakla birlikte daha farklı zorlayıcı olumsuz deneyimler de yaşattı.
Yer ve şehir değişikliği yapmak zorunda kalmak, iş, iş yeri değiştirmek, okul değişikliği, çadır, konteyner alanlarda yaşam sürdürmek ve tüm bunların uzun dönem belki kalıcı değişiklikler olması ruhsal dengemizi daha fazla ve derinden etkiledi. Kimi zaman kötü hissettiğimizde bize iyi gelen kişi, eşya, mekanlar hatta fotoğraflara dahi ulaşamıyor olmak yeni koşullara uyum sağlamayı oldukça zorlaştırdı. Kaynakları, imkanları erişilemez hale getirdi. Tüm bunlarla birlikte ülke olarak deprem bölgesinde yaşayan vatandaşlar hatta tüm ülke için belirsizlik ve tedirginlik devam ediyor. 1999 yılında yaşanan ve ağır travmatik etkileri uzun süre devam eden Gölcük depremi etkileri konuşulurken maalesef yeni bir felaket yaşandı. Elbette önlem alarak, yaşadığımız koşulları kendimiz ve sevdiklerimiz için en güvenli hale getirmek önceliklerimiz arasında olmalıdır. Ancak daha önce pandemi süreci hakkında bahsettiğim psikolojik dayanıklılık hali sadece depremi yaşayanlar için değil, sürece maruz kalan, acil yardım, arama-kurtarma, enkaz çalışmalarında bulunan herkes için iyilik halini, toparlanma sürecini kolaylaştırabilir. Güvenli ve sağlıklı yaşam alanları oluşturduktan sonra işe, okula başlamak, sosyal ortamlarda paylaşımlarda bulunmak, yardım faaliyetlerinde bulunmak, sadece maddi destek olmasa dahi dağıtım ve yönlendirme faaliyetlerini üstlenmek, mesleki ya da yaşamsal becerileri depremden zarar gören vatandaşlar için sürdürmek yaraları sarıp uzun dönem gelişebilecek olumsuz etkileri azaltmaya yardımcı olabilir. Pandemi döneminde her ne kadar sosyal mesafe koyup uzaklaşmak etkili gibi görünse de bu günlerde daha yakın, daha çok bir arada olmaya ihtiyacımız olabilir. Erişkinler ve özellikle çocuklar için dünyanın yeniden güvenilir, yaşanabilir bir yer olduğu algısını oluşturmak amacıyla benzer felaketler yaşanmasın diye hem yönetimsel düzeyde önlemler alınması, hem de bireysel ve ailesel düzeyde yeni yaşam düzenlerinin oluşturulması elzem görünüyor. Bunları gerçekleştirmek için faydalanabileceğiniz, ihtiyaç giderebilecek kaynakları öğrenmek, yaşadığınız bölge, ev güvenli ve hasarsızsa bir an evvel yerleşmek, değilse uzun dönem kalabileceğiniz yerleri belirlemek, geçici ikametlerin yarattığı belirsizlik ve zorlukları azaltmak, uyku ve beslenme düzenini olabildiğince aksatmamak, iş, okul, sınavlar gibi sorumlulukları aradan geçen zaman sonrasında yeniden üstlenmek uyum sürecini kolaylaştırabilir. Ruhsal dayanıklılıkla çoğu kez bir arada kullanılan psikolojik esneklik ise yeni, farklı, stresli durumlarla baş edebilme, travmatik etkileri daha kısa sürede atlatma, yeni rutinler oluşturma, uyum sağlama, esneyebilme kapasitemizi ifade eder. Her ne kadar ruhsal dayanıklılık ve psikolojik esneklik hem kişilik özelliklerimiz hem de edinilen tecrübeler, geçirilmiş zor, zorlayıcı yaşantılar, öğrenilen, edinilen beceriler, davranışlar neticesinde oluşsa da her zaman iyilik haline ulaşmamızı kolaylaştırmayabilir. Neticede zorlukları, belirsizlikleri olduğu ön kabulüyle yaşadığımız doğada, kısıtlılıklarımızla insan olarak mücadele etmekte ve elimizden gelen çabayı sarfetmekteyiz. Kapasitemizi zorlayan, kaynaklarımızı aşan, mücadelemizi yıpratan, yavaşlatan olaylar, durumlar yaşantılayabiliriz. Böyle zamanlarda toparlanmak için verilen mücadele kendine fazla yüklenme, kendini yıpratma süreçlerine dönüşmeden ruh sağlığı alanında uzman kişilerden destek almak kolaylaştırıcı olabilir. Çoğu zaman uzun dönem tedaviler gerekmeden kısa sürede tamamlanan bilgilendirme ve destekleyici görüşmelerle ruhsal durumun olumsuz yönde etkilenmesi ya da ruhsal sorun ve sıkıntıların artarak karmaşıklaşmasının önüne geçilebilir''diye konuştu.
METABOLİK SENDROM: MODERN DÜNYANIN TEHLİKELİ HASTALIĞI
Gaziantep Özel Emek Hastanesi Dahiliye Uzmanı Dr. Sevgi Bilmez Altay ise, modern dünyanın en tehlikeli hastalığı olarak bilinen metabolik sendrom ile ilgili konuştu.
Çağın modern yaşam tarzı, insan vücudunda ciddi sağlık sorunlarına neden olabildiğine dikkat çeken Altay, metabolik sendromun, bir dizi sağlık sorununu içeren bir durum olduğunu ve kalp hastalığı, diyabet, felç ve diğer sağlık sorunlarına neden olabileceğini söyledi.
Dr. Sevgi Bilmez Altay ,''Günümüzün modern yaşam tarzı, insan vücudunda ciddi sağlık sorunlarına neden olabiliyor. Bunların en yaygın ve tehlikeli olanı, metabolik sendrom olarak bilinir. Metabolik sendrom, bir dizi sağlık sorununu içeren bir durumdur ve kalp hastalığı, diyabet, felç ve diğer sağlık sorunlarına neden olabilir. Bu yazıda, metabolik sendromun tanımı, nedenleri, belirtileri, teşhisi, tedavisi ve önlenmesi hakkında detaylı bilgiler vereceğim. Metabolik sendromun en önemli belirtileri arasında yüksek kan basıncı, yüksek kan şekeri seviyesi, yüksek trigliserit seviyeleri, düşük HDL kolesterol seviyeleri ve bel çevresinde biriken yağlar yer alır. Bu belirtiler, bir arada bulunduğunda metabolik sendrom teşhisi konulur. Metabolik sendromun tanı kriterleri aşağıdaki gibi sıralanabilir: Bel çevresi: Erkeklerde 102 cm ve üzeri, kadınlarda 88 cm ve üzeri Kan basıncı: 130/85 mmHg ve üzeri
Yüksek trigliserid seviyesi: 150 mg/dL ve üzeri
Düşük HDL kolesterol seviyesi: Erkeklerde 40 mg/dL altı, kadınlarda 50 mg/dL altı
Yüksek kan şekeri seviyesi: 100 mg/dL ve üzeri
Metabolik sendrom tanısı, en az üç kriterin karşılanması durumunda konulur. Ancak, bu kriterler yaşa, cinsiyete, etnik kökene ve diğer faktörlere göre değişebilir. Bu nedenle, her hasta için özelleştirilmiş bir teşhis ve tedavi planı oluşturulması için hekiminize başvurmanız önemlidir''dedi.
METABOLİK SENDROMUN NEDENLERİ VE TEDAVİSİ
Metabolik sendromun önlenmesi mümkün olan bir hastalık olduğunu ifade eden Dr. Sevgi Bilmez Altay, sağlıklı bir diyet, düzenli egzersiz, sigara içmeme ve sağlıklı bir kilo koruması gibi önleyici tedbirlerin metabolik sendrom riskini azalttığını söyledi. Sonuç olarak, metabolik sendromun, modern yaşam tarzının bir sonucu olarak ortaya çıkan ciddi bir sağlık sorunu olduğunun altını çizen Altay, metabolik sendromun teşhis edilmesi ve tedavi edilmesinin oldukça önemli olduğunu, sağlıklı bir yaşam tarzının, metabolik sendromun önlenmesinde ve hastalığın kontrol edilmesinde büyük bir rol oynadığını vurguladı.
Dr. Sevgi Bilmez Altay,’’ Metabolik sendromun nedeni tam olarak bilinmemektedir. Ancak obezite, kötü beslenme alışkanlıkları, fiziksel aktivite eksikli- ği, genetik faktörler ve stres metabolik sendrom riskini artırır. Kötü beslenme alışkanlıkları, özellikle işlenmiş gıdaların ve fast foodların yaygın hale gelmesiyle birlikte artmıştır. Ayrıca, modern yaşam tarzı da insanları daha hareketsiz hale getiriyor ve bu da fiziksel aktivite eksikliği ile sonuçlanıyor. Ayrıca, yaşlılık, sigara içme, stres, uyku apnesi ve bazı ilaçlar gibi diğer faktörler de metabolik sendrom riskini arttırabilir. Metabolik sendromun tedavisi, yaşam tarzı değişiklikleri, ilaçlar ve diğer tedavileri içerebilir. Yaşam tarzı değişiklikleri, genellikle birincil tedavi seçeneği olarak önerilir ve hastanın sağlığına önemli bir katkı sağlayabilir. Bunlar arasında sağlıklı bir diyet, düzenli egzersiz, kilo kaybı, sigara bırakma ve düzenli uyku yer alır.
Sağlıklı bir diyet, metabolik sendromu olan kişilerde özellikle önemlidir. Bu kişiler, besinlerini daha düşük kalorili, daha düşük yağlı, daha düşük şekerli ve daha yüksek lifli gıdalarla değiştirmelidirler. Düzenli egzersiz de, metabolik sendromu olan kişilerde kan basıncını düşürmeye, kilo vermeye ve insülin duyarlılığını artırmaya yardımcı olur. Sigara bırakma da, metabolik sendromu olan kişilerde kan basıncını düşürmeye ve kalp hastalığı riskini azaltmaya yardımcı olur.
Kilo kaybı, metabolik sendromun tedavisinde son derece önemlidir. Fazla kilolu kişilerin kilo vermesi, kan basıncının düşmesini, kan şekeri seviyelerinin düzenlenmesini ve trigliserit seviyelerinin azalmasını sağlar. Ancak, hızlı kilo kaybı, kalıcı olmayabilir ve kilo kaybının kalıcı olabilmesi için sağlıklı bir diyet ve egzersiz programı ile desteklenmelidir.
İlaç tedavisi, metabolik sendromu olan kişilerde ikincil bir tedavi seçeneği olarak düşünülebilir. İlaçlar, kan basıncını düşürmek, kan şekeri seviyelerini düzenlemek, trigliserit seviyelerini azalt- mak ve HDL kolesterol seviyelerini artırmak için kullanılabilir. Ancak, ilaç tedavisi, yaşam tarzı değişiklikleri ile birlikte kullanılmalıdır.
Metabolik sendromun tedavisinde diğer tedaviler de kullanılabilir. Örneğin, uyku apnesi olan hastalarda uyku apnesi tedavisi önerilebilir. Uyku apnesi tedavisi, uyku apnesinin neden olduğu sağlık sorunlarını azaltabilir ve metabolik send- romun tedavisine yardımcı olabilir.
Metabolik sendrom, önlenmesi mümkün olan bir hastalıktır. Sağlıklı bir diyet, düzenli egzersiz, sigara içmeme ve sağlıklı bir kilo koruması gibi önleyici tedbirler, metabolik sendrom riskini azaltır. Sonuç olarak, metabolik sendrom, modern yaşam tarzının bir sonucu olarak ortaya çıkan ciddi bir sağlık sorunudur. Bu nedenle, metabolik sendromun teşhis edilmesi ve tedavi edilmesi oldukça önemlidir. Sağlıklı bir yaşam tarzı, metabolik sendromun önlenmesinde ve hastalığın kontrol edilmesinde büyük bir rol oynar’’ifadelerine yer verdi.
“İDEAL METABOLİZMA’’
Gaziantep Özel Emek Hastanesi Diyetisyeni Behice Yedieler, sağlıklı beslenme ve ideal metabolizmayı anlattı.
Behice Yedieler,'' Günlük hayatta sıklıkla kullandığımız ‘’metabolizma’’ kelimesi genel anlamda : besinlerin vücutta çeşitli değişikliğe uğramasıdır. Besinleri ayrışması, sindirilmesi ve dışarı atılması metabolizmamızın çalışma alanlarındandır. Tabi ki her canlı sistem gibi metabolizmamızı da etkileyen faktörler vardır. Bunları kısaca şöyle sıralayabiliriz. Yaş,metabolizmamızın hızının arttığı ve azaldığı dönemler vardır. Yani her yaş döneminin ayrı bir metabolizması ve metabolizma hızı var demek mümkündür.Genetik, bir diğer faktörde genetiktir. Genetiğimiz bize atalarımızdan kalan bir mirastır ve ailesinde metabolizma sorunu olan kişilerde metabolizma sorunları yaşayabilmektedir. ( Aynı durumu doğuştan olan ve kalıtımsal metabolik hastalıklar içinde söylemek mümkündür.)
Diyet : metabolizma hızımızı etkileyen ve çevresel faktörlerle değişebilen bir diğer faktörde diyetimizdir. Diyetisyenimizle birlikte hazırlayacağımız diyet listemizle metabolizma hızımızı artırabilir ve böylelikle kilo verimini sağlayabiliriz''dedi.
DİYETİSYEN EŞLİĞİNDE BİLİNÇLİ BESLENİN
Behice Yedieler, diyetisyen eşliğinde bilinçli bir şekilde beslenmek gerektiğinin hayati bir kural olduğunu söyledi. Yedieler,''En önemli ve ilk kuralımız bilinçli ve sağlıklı beslenmek ve bunu hayatımızda geçici bir süreliğine yani istediğimiz kiloya ulaşana dek değil bir ömür uygulamaya özen göstermek olmalıdır. Ayrıca unutulmaması gereken bir diğer noktada diyet listelerimizin tıpkı parmak izlerimiz gibi kişiye özel ve uygun olması gerektiğidir. Yani başkasının uygulayıp da çok fayda gördüğü ve kilo verdiği bir liste sizin kilo vermenizi sağlamak zorunda değildir. Üstelik kilo almanıza dahi sebep olabilir. Bu yüzden bir uzman eşliğinde kendi yaşam standardınıza uygun bir diyet listesi sizler için daha uygun olacaktır''şeklinde konuştu.
İDEAL DİYETİN SIRRI: VÜCUDU SUSUZ BIRAKMAMAK
Behice Yedieler, ideal diyette vücudu kesinlikle susuz bırakmamak gerektiğini anlatarak, yemekleri lezzetlerinden baharatların aynı zamanda metabolizmayı da hızlandırdığını aktardı.
Behice Yedieler, ''Yapılan araştırmalarda 1 orta boy kase çorbanın içine katılan yarım tatlı kaşığı acı biberin bir sonraki öğünde daha az yemek yememizi sağladığını söylüyor. Bu da metabolizma hızımızı artırıp kalori yakmamıza fayda sağlıyor. Mübarek ramazan ayını gelmesi ve havalarında ısınmasıyla birlikte vücudumuzun suya ihtiyacı daha da artar. Özellikle terlemeyle birlikte vücudumuzdan su atımı da artmaktadır. Ancak unutulmaması gereken nokta sadece su kaybımız değil aynı zamanda potasyum ve sodyum minerallerinin de kaybı söz konusudur bu durumda bayılma hissi, yorgunluk, dikkat dağınıklığı gibi durumlara sebep olur. Günlük ne kadar su tüketmemiz gerektiği yaş, cinsiyet, kilo gibi etkenlere bağlı değişebilir ancak en az 2,5-3 litre su vücut için elzemdir. Ayrıca su içmek için susamayı beklemek sıkça yapılan yanlışlardan biridir. Lütfen su içmeyi ihmal etmeyip sevdiklerinize de hatırlatmayı unutmayın''ifadelerine yer verdi.
OLMAZSA OLMAZ ‘’FİZİKSEL AKTİVİTE’’
Fiziksel aktivitelerin de önemini anlatan Behice Yedieler, sözlerini şöyle tamamladı:
''Nasıl bir kuşun uçabilmesi için iki sağlam kanata ihtiyacı varsa ideal metabolizmaya içinde ‘’bilinçli beslenme ve fiziksel aktiviteye’’ ihtiyaç vardır. Sadece diyet veya sadece fiziksel aktivite de yeterli değildir. Günde en basitinden yapabileceğiniz tempolu yürüyüş fiziksel aktivitenizi artırmanızı sağlayacaktır. Son yapılan araştırmalarda günlük 10 bin adım ideal adım sayısı olarak belirlenmiştir.
İdeal metabolizmaya ulaşmanın yolu beslenme bilincini oluşturmaktan geçer. Diyetisyeninizin size aktardığı sağlıklı beslenme önerilerini sadece kilo verme zarfına değil bütüne yaymanız kaybettiğiniz kiloları normal şartlar altında bir daha geri almamanızı sağlayacaktır. Unutmayalım ki hayattaki en değerli şeylerden biri de sağlığımızdır. Lütfen ona iyi bakalım ve çok geç olmadan kıymetini bilelim.''
İlginizi Çekebilir